BU SERGİ HANGİ GERÇEKLİKLER ÜZERİNE KURULDU?

Her yaratıcı sergi, soyut, tanımlandırılması kolay olmayan algılar, durumlar, hissedilişler üzerine kurulur. Port İzmir 2 Uluslararası Çağdaş Sanat Trienali’ni “Sessizlik_Fırtına” teması üzerine şekillendirirken, amacım bu kentin karakteristiklerini vurgulamaktı. Birbirine karşıt olan bu iki kavramı İzmir’de bir yıldan fazla zamana yayılan ön çalışmalarım sırasında geliştirdim. Bu kentte varlığını duyumsatan “sessizlik” beni her adımımda, geceden geceye, takip etti. Yaptığım görüşmelerde, atölye ziyaretlerinde bu “sessizliğin” İzmir’deki sanatsal üretimde son derece güçlü iz bırakan bir metafor olduğunu kavradım. Daha sonraki ziyaretlerimde bu sessizliğin dönüştürülmesi gerektiğini, bunun da başka bir soyut kavramla, “fırtınayla” ifade edilebileceğini düşündüm. İzmir’de bir sergi kurarken, bu kentin havası, suyu, rüzgârıyla ilişkide olmak benim için önemliydi. Periferide kalmasına rağmen özellikle 1990’lardan itibaren Türk Çağdaş Sanat ortamında gündemi belirleyen sanatçıların yetiştiği bir kent olarak İzmir’in, yaratıcı sanatçı potansiyeli serginin ana damarlarından birini oluşturdu. Sergi tasarımını coğrafyanın etkileri üzerine kurdum. Dahası sessizliğin, dinginliğin ötesi gelir mi diye düşünürken, bunun bir tür “düş fırtınası” olabileceğini de inandırdım kendimi. Fırtına, uzun sürmüş olan sessizliğin yarattığı rahatlığın aşılması için de bir araç, bir yöntem önerisiydi. İzmir’in karakteristiklerini takip eden “açık uçlu” bir sergi tasarımı geliştirdim. Serginin her katında birbirinden farklı tekniklerle çalışan sanatçıları yan yana getirirken, öncelikle mekânın yapısına, karakterine gönderme yapacak olan soyut bir sistem geliştirmeyi hedefledim. Avusturyalı mimarlar tarafından tasarlandıktan sonra 1950–51 yıllarında tamamlanan Austro–Türk Tütün Deposu, Türkiye’nin kapitalistleşme sürecini ön plana çıkaran bir kimliğe sahipti. Bu karaktere vurgu yapıp, farklı okumalar geliştirilebilirdi. Ancak sergiyi son derece zor bir bütçe ile gerçekleştirdiğim için uzun süreli alan araştırmalarına giremedim. Hiç kuşkusuz bu tür kavramsallaştırmalar “Sessizlik_Fırtına”nın devamını getirebilir. Sergiyi hazırlarken yazının çevresinde fotoğraflarını gördüğünüz yaratıcılardan etkilendim. “Sessizlik_Fırtına” temasını onların imgelemlerinden ve İzmir’de geçirdiğim zamandan yola çıkarak soyutlamaya çalıştım. Sergi bunun görselleştirilmesi üzerine kuruludur.

Necmi Sönmez, Eylül 2010

 

***

Tuhaf gelebilir ama, önce İzmir’in, onu her ziyaret ettiğimde bende bıraktığı izlerden söz etmek istiyorum. İstanbul üzerinden geldiğim için ziyaretimin ilk günleri, bu şehrin farklı, sakin ama alımlı havasını kavramakla geçer. Özellikle geceleri bilmediğim yollarda, sokaklarda yürüken karşılaştığım eski evler, kediler ve sokakların diğer sakinleri farklı bir yerde olduğumu hissettirir bana. Gündüzlerinden çok gecelerini sevdiğim bu kentte bir sergi hazırlamak için davet edildiğimde işi nereden başlayabilirim diye düşündüm. Elbette serginin isminden... Serginin ismi, SESSİZLİK _FIRTINA İzmir’de yaratıcı alanda duyumsanan bilinçli geri durmanın yarattığı “sessizlik” ve sakin olma olgusuna gönderme yapıyor. Ancak ilk bakışta duyumsanan sessizlik olumsuz bir öğe değil. Çünkü bu kentin coğrafi ve sosyal yapısından kaynaklanan özellikler bir şekilde sanatçılar ve sanat hayatı üzerinde de farklı bir atmosfer oluşturuyor. Sergi işte bu “sessizlik” noktasından yola çıkarak, bunun arkasında, etrafında birkaç adım ilerisinde olabileceklere gönderme yapmayı hedefliyor. Bu bağlamda “fırtına” elbette çıkması beklenilen, hatta öngörülen mecazlı bir olgu. Sessizlik de, o potansiyel duyumsatıyor. Tıpkı İzmir çıkışlı görsel sanatçıların özellikle son 20 yılda İstanbul ve yurtdışında gerçekleştirdikleri çalışmalarla isimlerini belirgin kılmaları tam anlamıyla “fırtına” olarak değerlendirilebilecek olmasa da önemli bir olgu. İzmir’in kentsel karakterini sanat çalışmaları üzerinden tanımlayabilmek için farklı metaforlara ihtiyaç vardı. “Sessizlik_Fırtına”, özellikle de bu iki kavramı yan yana getiren “alttire” işareti önemli bir kimliğe sahip burada.

Bağımsız bir sergi yapımcısı, sanat tarihçisi olarak çağdaş sanatı tanımlayan, onu iyi niyetli olsa da şekillendirmeye çalışan her girişime şüphe ile bakıyorum. Bir serginin, çağdaş sanat etkinliğinin hazırlanılmasında artık birilerinin düşünüp ortaya attıkları konular “kavram” olarak gündeme getirilemez. 21. Yüzyıl sanatının en önemli dinamiklerinden biri de sanat yapıtı ile izleyici arasındaki diyalogu güçlendirmek, izleyicilere “yeni görsel tecrübeler” sunmak. Bu da ancak izleyicinin aktif katılımıyla anlam kazanabileceği gibi, onun elinin değmesiyle açılabilecek bir kapı olarak yorumlanabilir. Köklü görsel tecrübelerin gündeme gelmesi için çağdaş sanatın farklı bir yol izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Sanatın müzelerden, sergi salonlarından çıkarak günlük hayata katılması, hayatın “macerasına girmesi” hep düşlediğim bir durum. Sergi, sergileme benim için bitmiş, tamamlanmış işleri bir araya getirdiği için adeta mezarlıkları andırıyor. Üzerinde konuşulması gereken belki de bir serginin nasıl hazırlanıldığı, bu sürecin nasıl tamamlandığı. İzmir’deki çalışmalarımda iki olgu benim için yön gösterici oldu: Paylaşımcılık ve Sezgisellik. O yüzden serginin çerçevesini belirlerken kulağa hoş gelen ama anlamsız, içi boşaltılmış sözcüklerden uzak durdum. “Sessizlik_Fırtına” sonuçta soyut bir kavramlar bütünü olarak doğal güçlere, İzmir kentinin dinamiklerine gönderme yapıyorlar. Daha önce 2006 yılında Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde “Meltem” başlıklı bir sergi hazırladım. Serginin başlangıç tarihi, eski saatli maarif takvime göre “Kiraz Fırtınasına”, serginin sonu ise “Kabak Fırtınasına” denk geliyordu. “Sessizlik_Fırtına” sergisi, bu anlamda, daha önce çıktığım bir yolculuğun durağı.

Projenin farklı karakterini açıklaması açısından kurguladığım model hakkında bilgi vermek istiyorum. Etkinliğin merkezinde bulunan “sergiyi” destekleyen beş alt çalışma ve proje alanı yer alıyor: İnternet, Gazete ve Basılı Malzemeler, Tiyatro ve Sahne Sanatları, Müzik, Kamuya Açık Alanlar.

Beş alt çalışma ve proje alanlarında nasıl etkinlik düzenleneceği, henüz organizasyon aşamasında olduğum için, kesinleşmedi. Ama bu tür projelerle şimdiye kadar çağdaş sanatla tanışmamış kitlelere ulaşmayı hedeflediğim gibi “yaratıcı sanatçılara” da farklı deneylere girebilecekleri etkinlik alanları oluşturmayı hedefliyorum. Farklı kişi ve kurumlarla girmeyi planladığım ortak projeler, İzmirlileri PORTİZMİR2’ye yakınlaştırmayı hedeflediği gibi, onların katkılarıyla gelişip büyüyebilecek olan “oluşum süreçlerini” gündeme getirmeyi öngörüyor. Kısacası, sanatla hayat arasındaki bağı güçlendirerek İzmirlilerin evlerine, güncel hayatlarına girmeye çalışıyorum: davetsiz bir misafirin çekingenliğiyle.

Necmi Sönmez, Mart 2010